Dizi Sektöründeki Garabet | Suzan Avcı

 Dizi Sektöründeki Garabet | Suzan Avcı

Ülkede ya da dünyada ne olursa olsun, yine de fırsatını bulup dizilerden, karakterlerin başına ne geldiğinden, hikâyelerin ne kadar saçmaladığından ya da aslında dizileri kendimizin değil annemizin, halamızın, dayımızın izlediğinden mutlaka bahsederiz. Şimdi muhtemelen bu cümlenin gerisini eleştirel şekilde getireceğimi düşünebilirsiniz ama öyle olmayacak. Çünkü ben burada eleştirecek bir şey değil, anlaşılması ve benimsenmesi gereken kocaman bir durum olduğunu düşünüyorum. Muhtemelen uzun bir süre daha böyle düşünmeye devam edeceğim zira dizilerle ilişkilenme şeklimiz bize dair çok şey söylemekte.

Pek tabii bu dizilerin üretim süreçleri ve şekilleri de aynı şekilde bize ait birçok şeye tercüman. Dizi sektörü özelinde düşündüğümüzde sadece sonuç üzerinden yapılan değerlendirmeler eksik kalır. Seyirci çoğu zaman, “Bana ne kardeşim, ben dizimi izler geçerim!” diyebilir ancak tüketici konumunda bulunmak aslında başka bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Tüketicinin sesi duyulmadıkça üreticiler kendi süreçlerinde yalnız ve yönsüz kalırlar. O yüzden seyircinin alışkanlıkları değişmedikçe ve sesi çıkmadıkça ürünler aynı olur. Seyirciler de sonsuza dek aynı söylenir ve önüne konandan şikâyet etmeye devam eder.

Aynı şartlar altında farklı sonuçların beklenmesi garabetinin, ülkedeki birçok sektör gibi dizi sektörünün de üzerine çöktüğünü düşünürsek yukarıda sıraladığım bağlamların az çok bizi hangi sonuçlara götüreceğini tahmin edeceğinizi düşünüyorum.

2019’da Dizi Sektörü

1 Ocak 2019-31 Aralık 2019 aralığını baz aldığımızda, geçtiğimiz yıl toplam 59 adet yerli haftalık yapımın ekranlarda seyirciyle buluştuğunu görüyoruz. Bunların 24’ü önceki sezonlarda başlayıp 2019’da da devam eden diziler. Geriye kalan 35 dizi ise 2019 yılında başlamış.

Bu tarih aralığında 37 dizi yayından kalkmış ya da final yapmış. Bunlardan 14’ü önceki sezonlarda yayın hayatına başlamış, 23 tanesi ise 2019 yılında başlayıp bitmiş. Toplam bir hesapla söyleyebiliriz ki şu an, önceki sezonlardan kalma 10 dizi devam etmekte. 2019 yapımlarından ise 12 dizi ayakta kalabilmiş.

Görüldüğü gibi tam bir “Açlık Oyunları” düzeninin hâkim olduğu dizi sektöründe, manzara epey kötü. Gelin, bu manzarayı güzelce bir sorgulayalım, irdeleyelim. Uluslararası arenada Türkiye’nin adını belki de her şeyden ve herkesten çok duyuran dizi sektörüne dair devletin, kültür bakanlığının ve ticaret bakanlığının bir vizyonu ya da planı var mı? Yok. İç istihdam hacmini saymıyorum bile… Kanal sahiplerinin çoğu, medya sermayedarı kumaşından mı geliyor? Hayır. Haliyle sadece kısa vadeli kârlarına ve RTÜK’le takışmamaya bakıyorlar. Peki, bu sipariş ettikleri ya da satın aldıkları yapımları etkiliyor mu? Elbette. Çünkü neredeyse hiçbirinin aklında bütüncül bir dizi ya da medya sektörü perspektifi yok. Ne istediklerini bilmedikleri gibi, ölçümlerinin ne kadar sağlıklı olup olmadığını dahi bilmediğimiz bir reyting sistemine hem kültür işçilerini hem de seyircileri hapsediyorlar.

Genel durum böyle olunca kanallardaki drama sorumlularının çoğu da Allaha emanet genellikle. Bir kanaldan diğerine yıllardır transfer olan, kendi kendilerine “executive producer”cılık oynayan ancak kendilerine bile hayırları olmayan bir grup kanal yöneticisi, hem yapımcıları hem de senaristleri çıldırtarak sadece ve sadece kendi bildiklerini uygulatmak için işlerine devam etmekteler. İşin selametinin, doğru yürümesinin değil; bu yöneticilerin egosunun ön planda olduğu bir düzen var senelerdir. Bir kanalda haddinden fazla iş batıran bir yönetici çok rahat başka bir kanalda kendine pozisyon bulabiliyor. Nasıl bir hikmettir bu, kimsenin aklı ermiyor…

Yapım Şirketlerinin Hali

Ahbap-çavuş kapitalizminin etkileri bununla bitmiyor elbette. Asıl sorun yumağı, dizilerin üretici lokomotifi olan yapım şirketlerinde. Bir yapıma finansör olmakla onu meydana getirmek arasında sağlıklı bir çizgi olması gerektiği muhakkak. Ancak işler burada da hatır gönül, tanışıklık ve ego üzerinden ilerliyor. Yapım şirketlerindeki idari personelin maddi-manevi hali nedir, çok bilmemekle beraber, şirketlerin çoğuyla çalışan senarist ve set işçilerinin ne çileler çektiği çok uzun zamandır herkesin malumu. Artık bu kadar yıl içerisinde bir sektör ve iş yapma kültürünün oturacağını beklerken bir de bakıyorsunuz ki birçok şey insanların suyun başını tutma, köşesini bırakmama ve patron olmadığı halde patronculuk oynama hevesleri yüzünden saçma sapan, verimli olmanın neredeyse imkânsız olduğu bir ortamda ilerliyor.

Bir projenin yazım ve hazırlanma aşamasında, senaristlerin ve set işçilerinin kendilerine aylar ve haftalar ayırmasını isteyen yapım şirketleri; bu “personel”in o aylar içerisinde insani şartlarda yaşayabilmesini sağlayacak ücretlendirme sistemini hâlâ kurabilmiş değil. Yazdıkları birkaç bölümün ne zaman yayına gireceğini bilemeden, “Ücretinizin tamamını, bölüm yayınlandıktan 45 gün sonra alırsınız,” tarzı lafların da yabancısı değil. 45 gün olursa yine iyi! O da yapımcının keyfine kalmış. Yapımcıyı arayıp, “Lütfen ödememi yapar mısınız?” dediğinizde, “Ya, şimdi başka işler yayına girecek, onlara çok masraf yaptım. Seni biraz daha bekleteceğiz…” şeklinde cevaplar almanız çok olası. Fakat bu şartlar içinde hiç acımadan senaristlerden reyting ve iyi performans beklemek, senaryonun bir dakika bile gecikmesine tahammül etmemek en doğal şey!

Set işçilerinin hali de farklı değil. Kış kıyamet, çöl sıcağı demeden sahada arı gibi çalışan set işçileri tıpkı senaristler gibi işlerin haftalar, aylar süren hazırlık aşamalarında tek kuruş alamazlar. Şansları yaver gider de iş yayına girerse paralarını almayı başladıkları zamana kadar zaten temel ihtiyaçları için yeterince borçlandıklarından aldıkları paranın hayrını asla göremezler.

Kültür işçilerinin, hayat ve gelecek kaygısını sürekli görmezden gelen yapım şirketlerinin, seyircinin ve ülkenin duygu durumunu okumakta da çok başarılı oldukları söylenemez. Gerçi “brief” toplantılarına gidildiğinde sanki paralarına kıyıp kendilerine has saha çalışmaları yaptırmışçasına kendilerinden emin konuşmalarını da hesaba katarsak ekranların dizi çöplüğüne dönüşmüş olmasına hiç şaşmamak gerek.

Ah, tabii kendilerini senarist zanneden, akıllarına gelen en ufak fikre âşık olup senaristlerin onların emrine amade arzuhalcilere dönüşmesini isteyen ancak hikâye bütünlüğü denen şeyden pek de haberi olmayan yapım şirketi koordinatörlerini de unutmamak gerek! Akıllarına gelen tek bir güzel görüntüye bütün hikâyeyi feda ettikten sonra reytingleri çakılan dizilerin faturasını her zaman ve de pek güzel bir şekilde senaristlere kesme gerçekliğini de sektörün en büyük sorunları arasında saymak mecburiyetindeyim.

Seyirci Ne Yapmalı?

Yazının girişinde de söylediğim gibi, aynı şartlardan farklı sonuçlar beklemek bu sektörün üzerine çökmüş bir garabet. Burada sıralamayı başarabildiğim meseleler bu koca garabetin sadece küçük bir kısmı. Yıllardır bu meselelere kalıcı ve sistematik çözümler bulunmuyor, bulunmadıkça ekranlara gelen işlerin kalitesi ve sürdürülebilirliği doğrudan etkileniyor. Seyirci de son tüketici olarak bütün bu sistemsizlik zincirinden nasibini alıyor. Sürekli birbirine benzeyen, bazen çok kalitesiz yapımlar izlemek zorunda kalıyor.

Bu sonucu getiren süreci seyircinin de sahiplenmesinin, itiraz etmesinin ve üretici lokomotifleri değişikliğe zorlamasının zamanı geldi artık bana kalırsa. Elbette bütün sorumluluk seyirciye ait değil ancak şimdiye kadar hesap edilmeyen bir kuvvet olarak seyirci, tüketici olmasından ileri gelen haklarını kullanmalı ve sektöre yön verilmesinde aktif rol almalıdır. Umarım 2020, bunun başlangıcının yapıldığı güzel bir yıl olur.

Benzer İçerikler