‘Kırmızı Oda’ İnfiali

     ‘Kırmızı Oda’ İnfiali

    Ezgi Özcan’ın bu Kırmızı Oda eleştirileri yazısı, Episode’un 23. sayısında yayımlanmıştır.

    Pandemiden, döviz kurlarının başını alıp gitmesinden, müdahil olduğumuz uluslararası krizlerden belki de daha çok konuşulan bir isim var bugünlerde hayatımızda. Okuyunca, ‘Aaa, evet hakikaten!’ diyeceksiniz, eminim. Yeni sezondaki yüksek reytingli dizilerin kök hikâyecisi, psikiyatr Gülseren Budayıcıoğlu… 

    Herkes Gülseren Hanım’a giydirirken ben de o ata binip yüzeysel bir eleştiri yazısı elbette patlatabilir ve çok okunmayı garanti edebilirdim. Ancak popüler kültür üreticisi olduğum bunca zaman, yol almaya yarayan sorular sormak istiyorsam eteklerden dökülen taşları beklememi öğretti bana. İnsanlar konuya nereden yaklaştı, ne şiddette tepkiler verdi, görmem gerekiyordu. 

    Bu süreçte Twitter kullanıcılarının aşina olabileceği isim Haziran Düzkan’ın, “5harfliler” adlı sitede yayınlanan eleştiri yazısına denk geldim. Haziran Hanım’ın yazı içinde kurmaya çalıştığı bağlantıları anlamakla birlikte, maalesef bunları kuramadığını, bununla kalmayıp fazla iddialı bir yerden konuya girdiğini, akıllara gelen ilk ve artık bayatlamış perspektiften yorum yaptığını gördüm. 

    Neden onun eleştirisini baz aldın derseniz, muhalif kesimin dizi kültürüne, özellikle  yerli dizi kültürüne boyutsuz bakış açısını her bakımdan yansıtan tipik bir örnek olduğunu düşündüğümden… İdeolojisinde yerli dizi formunu nereye oturtacağıyla ilgili sağlıklı bir perspektif geliştirememiş olan seküler muhalefet, karasal yayın dizilerini eleştirirken çoğu zaman komik duruma düşüyor. 

    İnsanların bu kadar büyük bir taleple izledikleri hikâyelerde kendilerini neyin rahatsız ettiğini bir türlü  tespit edemeyen, rahatsız olduğu ürünün çok büyük bir etki alanı olduğunu gördüğü için kafası karışan, kafa karışıklığının içinden de “kültürel iktidar” dikeyliğiyle çıkmaya çalışan, kendini dizi seyircisinden saymayıp TV başındakilere laboratuvar ortamındaymış gibi “uzaktan” bakan ama asla anlamaya çalışmayan bu yaygın tarzın zaten yerli dizi kültürünü anlama şansı epey düşük. 

    Temel noktalarda muhafazakâr kabullerle kesiştiğini özellikle sansür meselesinde gördüğüm bu kabul açısı, toplum-hikâye-dizi-sektör- ekonomi geçişkenliğini anlamakta aciz kalıyor.

    Gülseren Budayıcıoğlu’nun sahibi olduğu Madalyon Psikiyatri Merkezi’nde çalışan beş psikoloğa mobbing uygulayarak ve onların haklarını gasp ederek kovmasıyla geçen sene gündeme oturması, Haziran Hanım’ın altını çizdiği noktalardan biri. Üzerinde durduğu bir diğer mesele ise insanların psikolojik, psikiyatrik yardım almasının özellikle maddi nedenlerden dolayı epey güç olması. Gülseren Hanım’ın seans ücretinin de bu bağlamda ne kadar yüksek olduğundan dem vurulmuş. 

    Seyirci, terapi ücretini asla ödeyemeyecekleri bir psikiyatrın hikâyelerini izlemekteymiş, bu yolla Acun Ilıcalı ve Gülseren Hanım zengin olmaktaymış. Neden ajite bir dile başvurduğunu anlamadığım bu yazının girişinde, ülke olarak ruh sağlığımızın bir sirke emanet olduğundan da bahsetmiş. Gülseren Hanım da bu sirkte işinin ehli bir illüzyonistmiş. 

    Keşke Haziran Hanım önce neyi eleştirmek istediğine karar verseymiş. Konuyla ilgili aklına gelen her şeyi bir çuvala doldurur gibi tek bir yazıya sıkıştırmak için çok uğraşmış ama ortaya çıkan eleştiri, eleştirilecek bir şeye dönüşmüş. Gülseren Budayıcıoğlu kötü bir işveren olduğu için mi tepkili, mesleğini icra ederken şahit olduğu vakaları hikâyeleştirdiği için mi tepkili, Kırmızı Oda dizisindeki psikiyatr karakterin yarattığı temsil ve etik sorunlarına mı tepkili yoksa dizi sektöründe büyük paralar döndüğü için mi tepkili? Anlamak güç. 

    Kaldı ki daldan dala atladığı yazısında, tepkili olduğu çeşitli şeyleri ele alış tarzı da epey kafa karıştırıcı. Politik doğruculuk mu yapmaya çalışıyor, bazı sorular mı sormaya çalışıyor, hikâye anlatıcılığının açmazlarını mı ortaya koymaya çalışıyor yoksa dizi senaryosu üzerinden ortaya çıkan tartışmaları bir adım öteye mi götürmeye uğraşıyor, bir türlü akıl erdiremiyoruz. 

    Anlaşılan onun da seküler muhalif kesim gibi, yerli dizi sektörü ve ana akım medyadaki “entertainment” işleyişiyle ilgili, bilmezlikten ve sadece varsaymaktan ileri gelen bazı kabulleri var. Temel noktalarda muhafazakâr kabullerle kesiştiğini özellikle sansür meselesinde gördüğüm bu kabul açısı, toplum-hikâye-dizi-sektör- ekonomi geçişkenliğini anlamakta aciz kalıyor. Hal böyle olunca girişilen sınıfsal analizler, toplumsal cinsiyet tespitleri, etik kızgınlıklar hep aynı yerde dolanıp duruyor. İnsanlar sözlerinin orijinal olduğunu zannediyor ama maalesef benzer şeyleri uzun süredir zaten duyuyoruz. Ve de sıkılıyoruz. 

    Eğer kendimizi “yerli diziler, izlenmeyecek şeyler” alanından uzaklaştırabilirsek bu çok boyutlu ürünleri yükseklerden bakarak, öfkeli bir şekilde değil, öncesi ve sonrasıyla birlikte değerlendirebilir, anlayabiliriz. 

    Bana sorarsanız Gülseren Budayıcıoğlu ve dizileriyle ilgili eleştiri aksları, soruları şu yönde olmalı: 

    Bir psikiyatr hekim, tanık olduğu vakaları hikâyeleştirme hakkına sahip mi? Sahipse bunun etik yolları neler? Hikâyeleştirdiği vakaları kitap olarak yazıp para kazandığında daha mı az “etik günah” işlemiş oluyor yoksa dizi sektörüne uyarlayıp daha çok para kazandığında mı “etik günah” gündeme geliyor?

    Dünyada psikiyatrik vakaların hikâyeye dönüşme örnekleri nasıl? Bu hikâyeleştirme süreçlerinde hangi etik tartışmalar yaşanmış? Bu tartışmalar ışığında Gülseren Budayıcıoğlu örneği nasıl değerlendirilebilir, ne şekilde konumlandırılabilir? 

    Bu hikâyeleştirme bir yazarın ya da senaristin, bir psikyatrı danışman olarak belirleyip ondan vakaları dinlemek suretiyle yapılmış olsaydı, o zaman da bu kadar kıyamet kopacak mıydı? Aynı etik tartışmalar gündeme gelecek miydi? 

    Hikâyeleştirilen psikiyatrik vakalar kitap, film ya da diziye uyarlanırken nasıl ele alınıyor? Drama disiplini doğrultusunda, bahsi geçen vakalar nasıl değişiklikler geçiriyor? Hangi bakış açısıyla kâğıda dökülüyor? Kitap, dizi ya da film, farklı biçimler toplumsal olarak nasıl etkilere neden oluyor? 

    Yerli dizi sektörü ve etki alanı düşünüldüğünde neden şeytani bir alanmış gibi muamele görüyor ve eleştiriler neden sürekli bu açıdan geliyor? Daha ağır konularda, daha sert estetiklerde yayınlanan, dünya çapında yankı uyandıran diziler neden aynı tepkilere neden olmuyor? 

    Elbette sorular çeşitlendirilebilir, dokunamadığım, eksik bıraktığım alanlar muhakkak vardır… Ancak popüler kültür ürünlerini ve özellikle dizileri ele alırken bize ne kadar çok şeyi tartışacak alan açtığını, aslında ne kadar çok soru sordurduğunu, hikâyeler üzerinden insanlığımıza dönüp ne kadar çok çıkarım yaptığımızı akıldan çıkarmamak gerekir. Eğer kendimizi “yerli diziler, izlenmeyecek şeyler” alanından uzaklaştırabilirsek bu çok boyutlu ürünleri yükseklerden bakarak, öfkeli bir şekilde değil, öncesi ve sonrasıyla birlikte değerlendirebilir, anlayabiliriz. 

    Benzer İçerikler