HBO Max’in heyecanla beklenen yeni DC dizisi Lanterns, süper kahraman anlatısını karanlık bir polisiye ile harmanlıyor.
Dizinin yıldızları Nathan Fillion, Kelly Macdonald ve Jason Ritter ile bu sürükleyici evreni konuştuk.
Röportaja girmeden önce diziyi izledim ve gerçekten çok beğendim. DC dünyası her zaman hayal gücümü besleyen, zengin görsel şovlarla dolu bir evren. Fakat bu sefer birçok süper kahraman dizisinin aksine Lanterns, Dünya’da geçen karanlık bir dedektiflik hikâyesi ve büyüleyici bir cinayet gizemi sunuyor.
Dizi, süper kahraman türünü True Detective tarzı kasvetli ve gerçekçi bir suç dramasıyla kusursuzca harmanlıyor. Zaten yayınlanan ilk eleştiriler de bu başarıyı kanıtlar nitelikte; Rotten Tomatoes ve Metacritic’ten gelen yüksek puanlar projenin ne kadar sağlam bir zemine oturduğunu gösteriyor. Özellikle Aaron Pierre (John Stewart) ve Kyle Chandler (Hal Jordan) arasındaki ekran uyumu dizinin ana motoru.
İlk bölümdeki o sakin bar sahnesinde Hal’ın geçmişini, korkularını gömmeye çalışarak anlatması izleyiciyi anında yakalıyor. Hal’ın bilgi almak için başvurduğu klasik bar kavgaları ve Şerif Kerry ile yaşadığı “yetki kimde” çekişmesi ise hikâyeye harika bir dinamizm katıyor. Macon ailesinin devreye girmesiyle derinleşen bu güç mücadelesi, sezon boyunca bizi nelerin beklediğinin sinyalini veriyor.
HBO Max ekranlarında izleyiciyle buluşan bu iddialı yapım öncesinde düzenlenen uluslararası basın buluşmasında, Nathan Fillion (Guy Gardner), Kelly Macdonald (Sheriff Kerry) ve Jason Ritter (Billy Macon) basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Farklı ülkelerden gazetecilerin katıldığı bu özel toplantıda oyuncular; karakter oluşturma süreçlerinden çizgi roman geçmişlerine, çekim mekanlarının atmosferinden kişisel korkularına kadar pek çok konuyu paylaştı.
Nathan Fillion

DC Evreninin En Küstah Lantern’i Ekrana Geri Döndü.
DC Sinematik Evreninin James Gunn ve Peter Safran yönetimindeki yeni döneminde lansmanı yapılan iddialı Lanterns dizisi ve Superman filmi, Lanterns külliyatını köklerinden sarsmaya geldi. Dizide, evrenin en çok tartışılan, kural tanımaz ve filtresiz üyesi Guy Gardner rolünde sevilen aktör Nathan Fillion yer alıyor. Guy Gardner çizgi romanlarda son derece huysuz, itici ama bir o kadar da sevilen bir karakter. Onu canlandırırken antipatik olmak ile sempatik kalmak arasındaki ince bir çizgi olmalı.
Fillion da soruları cevaplamaya “Guy Gardner hakkında anlamanız gereken en temel şey, onun kötü niyetli biri olmadığı. O sadece tamamen filtresiz, aşırı özgüvenli ve aklına gelen ilk şeyi anında söyleyen biri. Onu karikatürleştirip sadece gıcık bir tip yapmak çok kolay olurdu. Ancak ben onun bu durdurulamaz patavatsızlığının arkasındaki insanı göstermeye çalıştım” diyerek başlıyor.
DC’nin diğer işlerine göre daha karanlık ve gizem odaklı bir HBO yapımı atmosferine sahip dizide Hal ve John gibi karakterler hikâyenin o ağır, ciddiyet dolu ve dedektifvari yükünü sırtlanırken; Guy ortama girdiğinde o odaya bambaşka bir dinamik getiriyor. Karakterin getirdiği o enerji ve hafif mizahi gerilim, dizinin karanlık tonunu daha da belirginleştiriyor ve hikâyeye nefes aldırıyor.
Guy Gardner karakterinin görünüşü ve kostümü konusunda fikirlerinizi sunma fırsatınız oldu mu? Karakterin bu ikonik tarzında ne kadar payınız var?
Nathan Fillion: Onlar kostüm tasarımı üzerine zaten inanılmaz kapsamlı bir çalışma yürütüyorlardı. Ancak bir oyuncu olarak karaktere getirdiğiniz o tavır ve fiziksel duruş, kostümün de nasıl algılandığını doğrudan değiştiriyor. Guy’ın ikonik saç kesimi ve o kendine has duruşu zaten çizgi romanda yazılı bir beyan gibi. Benim yaptığım şey, o gardırobun içinde Guy’ın “Neredeyse umurumda bile değil” havasını korumak ve giydiği şeyi özgüveniyle nasıl sahiplendiğini yansıtmak oldu.

Bir YouTube programında Altın Kızlar dizisindeki Estelle Getty’nin canlandırdığı Sophia Petrillo karakterinden esinlendiğinizi belirtmiştiniz. Guy Garner’ı kurarken Estelle Getty’den tam olarak nasıl bir ilham aldınız?
Nathan Fillion: Golden Girls izlerken Estelle Getty’nin ekran enerjisine hayran kalmamak elde değil. Sophia Petrillo karakteri öyle bir noktadaydı ki, aklına ne gelirse hiçbir süzgeçten geçirmeden, tamamen fütursuzca söylerdi. Ama işin büyüsü şuydu ki seyirci ona asla kızamazdı, aksine ağzından çıkacak o patavatsız cümleyi dört gözle beklerdi. Guy Gardner’ı incelerken tam olarak bu dinamiği hissettim.
Guy da tıpkı Sophia gibi, filtrenin tamamen kırıldığı, nezaket protokollerinin devre dışı kaldığı bir noktada duruyor. Estelle Getty’nin o rolde yakaladığı zamanlama, ciddiyet ve “ben sadece gerçeği söylüyorum” havası benim için muazzam bir rehber oldu. Guy’ın o gıcık ama aynı zamanda sahneden gözünüzü alamadığınız mizahi tarafını inşa ederken kafamda hep Estelle’in o ikonik performansı vardı.
Kendi hayatınızda hiç filtresiz davranıp tam bir “Guy Gardner anı” yaşamak ister miydiniz?
Nathan Fillion: Hah, kesinlikle evet! Zaten sanırım hepimizin içinde, aklına ilk geleni pat diye söylemek isteyen küçük bir Guy Gardner yatıyor. Bazen bir toplantıda ya da sosyal bir ortamda tam “Keşke şu an nezaket kurallarını bir kenara bırakıp aklımdaki ham gerçeği söyleseydim” diye düşündüğüm anlar oluyor. Ama neyse ki çoğumuzun beyninde çalışan bir filtre var; Guy’da ise o sigorta çoktan atmış durumda. Onu oynamanın en rahatlatıcı ve eğlenceli yanı da bu!
Günlük hayatta bazen ne kadar çabalarsanız çabalayın, bir durum karşısında o kadar samimi ve bodoslama bir tepki verirsiniz ki, sonradan “Bu yaptığım tamamen Guy Gardner tarzıydı” dersiniz. Kendi hayatımda da toplumsal beklentileri bir kenara bırakıp sadece içimden geçeni tam olarak o anda söylediğim ve ortalığı biraz karıştırdığım anlar kesinlikle oldu. Farkı şu ki ben sonrasında utanç duyuyorum, Guy ise arkasına bile bakmıyor!
Kelly Macdonald – Jason Ritter

Söyleşi boyunca her iki oyuncu da Lanterns’ın alıştığımız geniş ölçekli, bol CGI efektli süper kahraman yapımlarından belirgin bir şekilde ayrıldığının altını çizdi. Dizinin merkezinde yer alan dedektiflik ve gizem atmosferinin, hikâyeyi çok daha insani ve sürükleyici bir yere taşıdığını vurguladılar. Macdonald, Slow Horses projesinden tanıdığı yönetmen James Hawes’tan gelen mesaj sonrası senaryoyu okuduğunu ve kasaba şerifi rolünü görünce hiç düşünmeden kabul ettiğini söyledi.
Ritter ise bir süper kahraman dizisine göre hikâyenin son derece gerçekçi ve ayakları yere basan yapısından etkilendiğini belirtti. Çocukluk yıllarında Wonder Woman hayranı olduğunu belirten Macdonald, Iskoçya’nın soğuk havasında yağmur çizmeleri ve mayosuyla bahçede Wonder Woman oynarmış. Ritter ise çocukken büyükbabasının evinde bulduğu birkaç sayfa Green Lantern çizgi romanıyla bu evrenle tanıştığını, nesneleri zihninde canlandırma gücüne ve görsel atmosferine hayran kalmış.
Her ikiniz de güç ve güç dengeleri açısından çok farklı dünyaları temsil ediyorsunuz. Kerry yasayı ve düzeni temsil ederken, Billy kasabanın en güçlü ailesinden geliyor. Karakterleriniz arasındaki bu gerilim veya denge, oyuncu olarak aranızdaki kimyayı nasıl etkiledi?
Kelly Macdonald: Oyuncular olarak nasıl yansıdı tam bilemiyorum ama dizinin harika yanı şu ki; çok ciddi bir iş yapılıyor olsa da içinde ciddi bir mizah ve komedi barındırıyor. Özellikle Jason’ın karakterinin bir durum içinde kontrolü ele geçirmeye çalışması harikaydı. Çünkü Kerry son derece ayakları yere basan, karşısındakinin ne olduğunu gören ve hoşnutsuzluğunu gizlemek için hiç çaba sarf etmeyen biri. Ama sen denemeye devam ediyorsun.
Jason Ritter: Evet, denemeye devam ediyorum! Sanırım bu dinamik çok eğlenceliydi. Çünkü hikâyeye dahil olduğumuzda karakterlerimiz zaten bir süredir evli ve ilişkilerinde bazı çatlaklar, ufak sürtüşmeler baş göstermiş durumda. Birini çok iyi tanırsınız, seversiniz ama aynı zamanda sizi deli eder. Billy hayatı boyunca her şeyi kolaylıkla elde etmiş, işlerin hep bir şekilde yoluna gireceğine inanan biri. Bu yüzden aralarındaki sürtüşmeye rağmen her şeyin düzeleceğine inanıyor, çünkü hayatı boyunca işler hep böyle yürümüş.
Lanterns’ta gerçekten sevdiğim şey, sadece klasik bir süper kahraman hikâyesi olmaması. Aynı zamanda Nebraska’da geçen karanlık bir cinayet gizemi. Bu çok insani ve yerel dünya, çok daha büyük Green Lantern evreniyle buluştuğunda sette nasıl bir atmosfer ortaya çıktı?
Jason Ritter: Senaryoyu ilk okuduğumda beni en çok çarpan şey, hikâyenin tonu oldu. Evet, ortada Green Lantern evrenine dayanan büyük ve kozmik ögeler var ama anlatı tamamen Amerika’nın kalbinde, küçük bir kasabada işlenen karanlık bir cinayet etrafında şekilleniyor. True Detective ya da klasik dedektiflik hikâyelerini seven izleyiciler için harika bir atmosfer sunuyor. Süper güçlerin ötesinde, sırların, aile bağlarının ve kasaba içi güç dengelerinin sorgulandığı çok katmanlı bir senaryo var.
Kelly Macdonald: Çoğu kişi bir DC projesine girdiğinizde sürekli devasa mavi veya yeşil ekranların önünde, havada asılı durarak rol yapacağınızı düşünür. Ama Lanterns’ta durum tamamen farklıydı. Nebraska’nın o sonsuz gibi görünen düzlükleri, tozlu yolları ve karakterlerin içine sıkışıp kaldığı kasaba dokusu o kadar gerçekçiydi ki, kendinizi adeta modern bir Western filminin içinde hissediyorsunuz. Görsel dil son derece karanlık, gerçekçi ve atmosferik. Bu durum, canlandırdığımız karakterlerin üzerindeki o kasvetli ve gerçekçi yükü hissetmemizi çok kolaylaştırdı.
