Episode Dergi Haziran sayısında Burcu Asena Şahin Gençoğlu Prime Video‘nun bizi 90’lara götüren yeni yapımı Yaz Evi‘nin başrollerinden Nehir Erdoğan’la konuştu.
Son dönemde ekranlarda, setlerde yeniden çok aktifsiniz ve sizi böyle derinlikli projelerde izlemek harika. Yaz Evi senaryosu ilk geldiğinde sizi en çok etkileyen, “Ben bu anneanneyi mutlaka oynamalıyım,” dedirten o ilk his neydi?
Son zamanlarda sıklıkla duyduğum bazı cümlelere oldukça yabancılaştığım bir dönemden geçiyordum. Bunlardan biri de şu meşhur ifade: “Yıllar sana da acımamış, Nazlimou…”

Genelde yüzüme söylenmiyor tabii; sosyal medyada yorum olarak karşıma çıkıyor. 🙂 Her okuduğumda kendi kendime düşünüyorum: “Yıllar” kim? Bana neden acıması gerekiyor? Acısaydı ne olacaktı? Yılların acımak ya da acımamak gibi bir eylemi mi var? Üstelik sadece bana mı acımamışlar?
Bu sorularla hem eğleniyor hem insanların yaş alma meselesine nasıl baktığına şaşırıyordum. Yaz Evi tam da bu yabancılaşma halimin üzerine geldi. Her ne kadar zaman tünelinden geçip 90’lı yıllara uzandığımız bir hikâyenin içinde olsak da “anneanne” olma fikri bütün bu düşüncelerimi bir zemine oturttu. Çünkü evet, yıllar var. Hayatın içinde onlarla birlikte akıyoruz. Bir oyuncu için yaş almak ise eksilmek değil; tam tersine zenginleşmek demek.
Bir de işin yaratıcı tarafı vardı. Mina ve Derya Pınar, Onur Seyit gibi izlediğim, beğendiğim, çok yetenekli genç oyuncularla tanışacak olmak beni heyecanlandırdı. Yönetmenimiz Erdem Tepegöz ise özellikle Gölgeler İçinde filminden beri takip ettiğim ve bir gün mutlaka çalışmak istediğim bir yönetmendi. Senaryoyu okuduğumda çok uzun düşünmedim. Hem bu hikâyenin hem bu ekibin içinde olmak istedim. Kısacası onlarla birlikte 90’lı yıllara ışınlanma fikrine büyük bir keyifle “evet” dedim.
Karakteriniz, filmin tüm kuşaklararası travmasının çıkış noktası. Kızını hukuka zorlayan, konservatuvarı reddeden bu anneyi salt bir “kötü” veya “baskıcı figür” olmaktan çıkarıp kendi dönemi içinde korumacı haklılıkları olan bir kadına dönüştürürken nasıl bir karakter analizi yaptınız?
Karakterleri oynarken onları asla yargılamamaya çalışıyorum. Çünkü hiçbir insan kendi hikâyesinde kötü değildir. Yaz Evi’nin Sevinç’i de yaşadığı dönemin koşulları içinde düşünüyor. Sanatçı olmanın güvencesizliğinden korkuyor, kızının ekonomik olarak zorlanmasını istemiyor. Bugünün gözünden baktığımızda yanlış görünebilir ama onun dünyasında bu bir sevgi dili aslında. Sorun şu ki bazen sevgiyle kontrol etme arzusu birbirine karışabiliyor. Ben de karakteri o kırılgan yerden anlamaya çalıştım.

Kızınızın kolunun kırıldığı o kaza sahnesinde ona şefkat göstermek yerine doğrudan onu suçlamanız seyircide büyük bir duygusal kırılma yaratıyor. Bir oyuncu olarak merhametin önüne geçen o otoriter ve cezalandırıcı öfkeyi oynamak sizi duygusal olarak zorladı mı?
Evet, zorladı. Çünkü içgüdüsel olarak o anda bir anneye yakışanın çocuğunu sarıp sarmalaması olduğunu düşünüyoruz. Ama bazen insanlar korktuklarında bunu sevgiyle değil, öfkeyle gösteriyorlar. Ben o sahneyi oynarken karakterin kızına kızmadığını, aslında yaşadığı korkuya tepki verdiğini düşündüm. Korku bazen şefkat olarak değil, kontrol etme ihtiyacı olarak dışarı çıkabiliyor. O yüzden o sahne benim için öfkeden çok, çaresizlik sahnesiydi.
Sizce geçmişe gidip büyük trajedileri kökten değiştiremeyeceğini fark etmek mi daha ağır yoksa o anı bizzat yaşarken yaklaşan fırtınayı engelleyememek mi? Eğer karakteriniz kızının gelecekteki mutsuzluğunu ve o kırılmışlığını önceden görebilseydi, bu otoriter korumacılığını nasıl yeniden şekillendirirdi?
Bence en ağır olan, yaklaşan fırtınayı görüp yine de onu durduramamak. Çünkü o zaman insan sadece acıyı değil, çaresizliği de yaşıyor. Karakterimin geleceği görebilmesi mümkün olsaydı, muhtemelen kızının meslek seçimini değiştirmeye çalışmak yerine onun yanında durmayı öğrenirdi. Çünkü film aslında bize şunu söylüyor: İnsanların hayatlarını onlar adına yönetemeyiz. En fazla yanlarında yürüyebiliriz.

Film aslında bize travmaların anneden kıza nasıl miras kaldığını gösteriyor. Karakterinizin geçmişteki hayallerini anlık da olsa görüyoruz. Kendi karakterinizin bu trajik mirasını nasıl yorumluyorsunuz?
Aslında Sevinç karakterinin en büyük trajedisi, bir zamanlar kendisinin de hayalleri olan bir kadın olması. Muhtemelen kendi hayatında vazgeçmek zorunda kaldığı şeyler var. Bazen insanlar yaşadıkları hayal kırıklıklarını çocuklarının hayatını kontrol ederek telafi etmeye çalışabiliyorlar. Filmde beni etkileyen şeylerden biri de buydu. Travmalar sadece acılarla değil, yarım kalmış hayallerle de kuşaktan kuşağa aktarılabiliyor.
Filmdeki gibi elinizde geçmişe kapı açan o gizemli taştan olsaydı, kendi annenizin/babanızın gençliğine, henüz ebeveyn olmadığı, hayaller kurduğu döneme gitmek ister miydiniz? Onu hangi yaşında, ne yaparken izlemek isterdiniz?
Aslında annemle babamın, abim ve ben henüz dünyaya gelmeden önce birbirine yazdıkları şiirleri, tuttukları günlükleri ve hatıra defterlerini okuma şansım oldu. Bu yüzden onları sadece anne-babam olarak değil; hayalleri, umutları, korkuları, tutkuları olan iki genç insan olarak da tanıyorum.
Belki elimde o taş olsaydı, onları belirli bir yaşta gidip izlemekten çok, birbirlerine yazmaya devam ettikleri zamanların içinde bulunmak isterdim. Hatta keşke biz doğduktan sonra da o mektupları yazmayı sürdürselermiş diye düşünürüm bazen. Çünkü insan yıllar sonra dönüp baktığında anne-babasının sadece ebeveyn kimliğini değil, birey olarak yolculuğunu da görmek istiyor.
Sanırım bir ebeveyn, kendi hayallerini tamamen terk etmediği sürece çocuklarına da daha iyi yoldaşlık edebiliyor. Kendi duygularıyla, meraklarıyla, üretimiyle, yaşam sevinciyle bağını koruyan insanların çocuklarına açtığı alan da başka oluyor.
Bu konuda kendimi şanslı hissediyorum. Babamı genç yaşta kaybettim; birlikte daha uzun bir yol yürüyebilseydik ilişkimiz nasıl evrilirdi bilmiyorum. Ama annem, bütün korkularına, evhamlarına ve o şahane klasik anneliğine rağmen kendi duygularından ve hayallerinden vazgeçmemiş bir kadın oldu. Bir yandan bize hep tam destek verdi, bir yandan da kendi hayatını yaşamaya devam etti. Bu yüzden biz sadece annemizi değil, aynı zamanda bütün çelişkileri, duyguları, hayalleri ve hikâyesiyle bir bireyi de tanıma şansına sahip olduk. Bunun büyük bir şans olduğunu düşünüyorum.
