Episode Dergi Haziran sayısında Burcu Asena Şahin Gençoğlu Prime Video‘nun bizi 90’lara götüren yeni yapımı Yaz Evi‘nin başrollerinden Onur Seyit Yaran’la konuştu.
Yaz Evi’nde karşımıza çıkmanız izleyici için harika bir sürpriz oldu. Bu projeyi kabul ederken kariyer yolculuğunuz adına nasıl bir içgörüyle hareket ettiniz?
Beni en çok etkileyen şey hikâyenin duygusu oldu. Yaz Evi ilk bakışta bir zaman yolculuğu hikâyesi gibi görünse de özünde aileyi, aşkı, geçmişle kurduğumuz bağı ve insanın kendini anlamaya çalışma çabasını anlatıyor. Böyle hikâyelerin uzun süre izleyicide kaldığını düşünüyorum. Kariyerimde de farklı dünyaların ve farklı karakterlerin peşinden gitmeye çalışıyorum. Sinan’ın hikâyesi, içinde romantizmi de barındıran ama aynı zamanda büyüme ve dönüşüm hikâyesi olan bir karakter yolculuğu sundu. Bu yüzden projeye çok sıcak yaklaştım.

1996 yılının o karakteristik, döneme has genç jönlerinden biri olarak o kadar iyi oturmuşsunuz ki sanki o yıllara aitsiniz. Özellikle 1996’nın ruhunu, o dönemin duruşunu ve aurasını kavramak için nasıl bir hazırlık sürecinden geçtiniz?
Bu benim için çok güzel bir yorum. Dönemi anlamak adına sadece filmlere değil, röportajlara, televizyon programlarına ve dönemin gündelik hayatına da baktım. Çünkü bir dönemi sadece kostümler ya da saç modelleriyle yakalayamıyorsunuz; insanların birbiriyle konuşma biçimi, hayata bakışı ve ilişkileri de çok önemli. 1990’ların sonunda genç olan insanların taşıdığı daha sakin, daha doğal ve biraz da filtresiz bir enerji olduğunu hissettim. Sinan’ı oluştururken de o rahatlığı ve içtenliği yakalamaya çalıştım. Set tasarımı, kostümler ve müzikler de bu konuda bize çok yardımcı oldu.
Karakterinizin hikâyeye dahil olduğu o ilk görüşte aşk anı, günümüzün tüketim hızından çok uzak, 90’ların o nahif ve bakışlarla örülen aşk estetiğine sahip. Bir oyuncu olarak, bugünün dünyasından sıyrılıp o dönemin romantizmini ve saflığını set ortamında nasıl yakaladınız?
Bence o dönemin en büyük farkı erişilebilirliğin bugünkü kadar kolay olmaması. İnsanlar birbirini daha çok gözlemliyor, daha çok merak ediyor ve birlikte geçirdikleri anlara daha fazla anlam yüklüyordu. Oyuncu olarak da bunu düşünmeye çalıştım. Bir mesaj atıp anında cevap alamadığınız, her şeyi hemen öğrenemediğiniz bir dünyada yaşıyorsunuz. Bu da duyguları büyüten bir şey. Sinan’ın Zeynep’e duyduğu hisler de biraz o merak, heyecan ve keşfetme arzusu var. O dönemin romantizmi de biraz buradan geliyor bence.
Karşılıklı oynamasanız da karakterinizin olgunluk dönemindeki izlerini taşıyan hikâyeyi bilmek oyunculuğunuzu nasıl yönlendirdi?
Karakterin geleceğini bilmek benim için önemli bir avantajdı. Çünkü sadece o anı yaşayan bir genci değil, yıllar sonra dönüşeceği insanın başlangıç noktasını oynuyordum. Bazı sahnelerde Sinan’ın ne kadar cesur, duygularının peşinden giden biri olduğunu görürken bir yandan da hayatın onu nasıl değiştireceğini biliyordum. Bu bilgi, karaktere daha fazla katman eklememe yardımcı oldu. Bazen seyircinin görmeyeceği detaylarda bile bu yolculuğun izlerini düşünerek hareket ettim.

Eğer karakteriniz o taşla günümüzün bu hızlı, dijital dünyasına ve kendi geleceğine bir yolculuk yapsaydı sizce nasıl bir şok yaşardı? Yıllar sonraki o olgun, baba halini ve hiç bilmediği yetişkin kızını karşısında görse ilk neyi kontrol etmek, neyi sormak isterdi? Geçmişte gidince değiştireceği bir şey olur muydu?
Sanırım ilk şoku teknoloji karşısında yaşardı. Çünkü 1996’dan bugüne baktığınızda sadece cihazlar değil, insanların yaşama biçimi de değişmiş durumda. Ama karakter açısından düşündüğümde onu asıl etkileyecek şey kendi geleceği olurdu. Yıllar sonraki halini gördüğünde muhtemelen ilk sorusu, “Mutlu muyum?” olurdu. Çünkü genç Sinan’ın en belirgin özelliği duygularıyla hareket etmesi ve hayata karşı heyecanını koruması.
Kızını gördüğünde ise büyük bir şaşkınlıkla birlikte çok güçlü bir aidiyet hissi yaşayacağını düşünüyorum. Geçmişte bir şeyi değiştirir miydi bilmiyorum. Çünkü bazen yaptığımız hatalar bile bizi bugünkü halimize getiriyor. Belki bazı kararlarını yeniden düşünürdü ama tamamen değiştirmek ister miydi emin değilim.
Filmdeki gibi elinizde geçmişe kapı açan o gizemli taştan olsaydı, kendi annenizin/babanızın gençliğine, henüz ebeveyn olmadığı, hayaller kurduğu döneme gitmek ister miydiniz? Onu hangi yaşında, ne yaparken izlemek isterdiniz?
Kesinlikle isterdim. Aslında filmin en sevdiğim taraflarından biri de bu. Anne-babalarımızı çoğu zaman hep anne-baba kimlikleriyle tanıyoruz ama onların da hayalleri, korkuları, arkadaşlıkları ve gençlik hikâyeleri var. Eğer böyle bir fırsatım olsaydı onları yirmili yaşlarında görmek isterdim. Hayatla ilgili neler hayal ettiklerini, kendilerini nasıl gördüklerini merak ederdim. Belki hiçbir şey söylemeden uzaktan izlerdim. Çünkü bazen bir insanı anlamanın en güzel yolu, onun henüz kimse için bir rol üstlenmediği halini görebilmek.
