Episode Dergi Mayıs sayısında Burcu Asena Şahin Gençoğlu, Isabel Allende’nin Ruhlar Evi uyarlamasını inceliyor.
Isabel Allende’nin 1982 çıkışlı, uyarlanamaz denen romanı Ruhlar Evi’nin ikinci uyarlamasıyla karşı karşıyayız. Yaklaşık 70 yıllık bir dönemi büyülü gerçeklikle anlatması ve bilhassa 1993 tarihli filmin yarattığı travma, kitabın doğru bir şekilde aktarılamayacağı algısı yaratmış.
Meryl Streep, Gleen Close, Jeremy Irons ve Winona Ryder gibi güçlü isimleri kadrosunda toplayan film hem Latin Amerikalı karakterlerini canlandırmak için bembeyaz oyuncular tercih etmesi hem uzun soluklu macerayı bir filmde toparlama çabasıyla başarısız olmuştu. Feodal dönemde toprak sahiplerinin çalışanlarıyla mücadelesinin de işlendiği eserde toprak sahiplerini bir de beyaz yapınca aradaki güç farkı, hiyerarşi iyice değişiyor. Sınıfsal fark, ırk farkı içinde ortadan kayboluyor.

Kitaba ve diziye dönersek Allende’nin kitabında net olarak bir yer adı verilmese de akışa bakıldığında kitabın Şili’de geçtiği anlaşılıyor. Feodal düzenden sınıf çatışmalarının artışına uzanan süreç, akabinde Allende’nin amcası Salvador Allende’yle birlikte sosyalistlerin iktidara gelişiyle taçlanır ve en nihayetinde askeri darbeyle şekil değiştirir.
Pembe dizi havasının iktidar mücadeleleri ve toplumsal çatışmalarla birlikte işlendiği bu nesiller boyu anlatının aktarımı elbette güç olacaktır. Gelgelelim Prime Video’da yayınlanan ve Latin Amerikalı oyuncularla yeniden çekilen dizinin büyük bir avantajı var: Isabel Allende bizzat yapımcılar arasında yer alıyor.
Üç kuşaktan kadının hikâyesini anlatan diziyi bize üçüncü kuşaktan Alba, büyükannesinin günlüklerini okuyarak aktarıyor. Çocukluğundan itibaren hayatına eşlik ettiğimiz büyükanne Clara psişik güçlere sahip bir medyum. Alba, annesi Blanca, büyükannesi Clara dışında hikâyenin temelinde bir de Esteban Trueba var.
Esteban, Clara’nın ablası Rosa ile nişanlıyken onun için zengin olmaya çalışan, bu uğurda madenlerde ter döken bir işçi aslında. Rosa’yı kaybetmesiyle parayı bulması da aynı döneme denk geliyor. Acaba Rosa’nın kaybı mı onu böylesine kötü biri kıldı yoksa hep mi böyleydi diye sormamıza gerek yok. Kız kardeşine yaklaşımı Esteban’ın başından beri kötücül olduğunu gözler önüne seriyor.

Esteban’ın kötülüklerini detaylandırmayalım. Dizi henüz sonlanmadı. Son üç bölümü 13 Mayıs’ta yayınlanacak, daha edeceği kötülükler bitmemiştir. Şimdiye kadar yayınlanan bölümlerin hiç sıkmadan keyifle izlendiğini söyleyebilirim. Bir kere muhteşem bir jeneriği var. Tarot kartlarıyla bize bölümde neler olacağını çıtlatan ve buram buram pembe dizi kokan şarkısıyla etkileyici bir giriş.
Bir de kadınların var olma çabası var. Oy verme hakkını elde etmek için sarf ettikleri emekten gerçekten oy verdikleri güne dek onları takip ediyoruz. Bu hakkı elde etmek için verdikleri mücadeleyi görüyoruz, bir yandan da Esteban’ın çiftliğine uzanıp oradaki kadınların çektiklerine şahit oluyoruz.
Toplum, zenginler için bir noktada kadınların çabası ve emeğiyle iyileşmeye giderken zaten daha hassas olan kesim zorluklarla mücadele etmeyi sürdürüyor. Erkeklerin zulmü altında ezilen ancak bedenleri kadar kıymet gören kadınlar bunlar… Tecavüze uğrayan, savunulmayan, el emeği sömürülen ve eğitimsizliğe, yoksulluğa mahkûm edilen kadınlarla şehirdeki kadınlar arasında büyük bir kontrast var.
Dizi oradaki hayatı güzellemiyor, olduğu gibi gösteriyor. Zengin kadınların kurtarıcı olmasına da müsaade etmiyor. Misal çiftlikteki kadınlardan Pancha, Clara’nın gösterdiği iyiliğe karşı asla yumuşamıyor. Neyse ki Clara da onay peşinde koşmaktan ziyade içinde bulunduğu toplumu geliştirmek adına adımlar atıyor.
Komünizm çiftliklerde yayıldıkça toprak sahiplerinin aldığı korkunç önlemler, yozlaşmanın toplumun her kesimine sızması, gücün o boğucu, toplumu zehirleyen etkisini dizide açıkça görüyoruz. Dizinin sonunun kötü olacağını da biliyoruz ama tarihin kendini her daim tekrar edişini izlerken gözümüzü bir türlü başka tarafa çeviremiyoruz.
Biraz da Isabel Allende’nin ilham kaynaklarına bakalım. Clara’nın zor anında kendisine koşan, telapatik olarak da iletişimde olduğu üç medyum arkadaşı var. Kendilerini Mora Kardeşler olarak tanıtan bu üç kadını görünce aklıma Yunan mitolojisindeki Kaderler yani Moirai geldi. İnsanların kaderlerinin iplerini örüp kestikleri düşünülen bu üç kardeşten ilham alındığına şüphe yok. Hem isim benzerliği hem bu kadınların karşısında Zeus’un (buradaysa Esteban’ın) bile duramayışı, spiritüel yetenekleri derken sanıyorum Allende de Yunan mitolojisine meraklı.

Çok daha şaşırtıcı bir benzerlik de karşıma çıktı. Clara Trueba bir noktada evini baştan inşa etmeye girişiyor. Hem ölmüş hem yaşayan ruhlara sığınak olsun diye devamlı inşaat halinde olan evi, bir odada Mora’lar ve başka birkaç kadınla yaptığı seanslar akla Sarah Winchester’dan başkasını getirmiyor. Paranormal dünyaya meraklıysanız Sarah Winchester ve onun o esrarengiz evini duymuşsunuzdur. Hiç değilse Winchester tüfeklerini üreten ailesinden haberdarsınızdır. İşte Sarah Winchester da Clara Trueba gibi ömrü boyunca devam eden bir inşaat başlatıyor. Hiçbir yere gitmeyen merdivenler, boşluğa açılan kapılarla onun amacıysa ruhları şaşırtmak. Benzer şekilde o da bir odada devamlı seans düzenliyor.
Son olarak uyarlamanın imkânsızlığında değinilen bir nokta, 70 yıllık süreç için gerekecek makyaj ve bunun ne kadar da sahte görüneceğiydi. Ne yazık ki bu konuda uyarlanamaz diyenler haklı çıktı. Karakterlerin üzerinden yıllar geçmesine rağmen sadece bir tutam beyaz saç veya hafif bir gözaltı torbasıyla “yaşlanmış” sayılmaları, inandırıcılığı zaman zaman zedeliyor. Hollywood’un aksine Latin Amerika yapımlarında sıkça rastladığımız o genç oyuncuya beyaz peruk geleneği, ne yazık ki bu dev prodüksiyonun nazar boncuğu olmuş.
Bir tek Clara, Blanca ve Alba karakterlerinin çocukluk, gençlik ve yaşlılıklarında farklı oyuncular tarafından canlandırılmasıysa iyice tuhaf bir hava katıyor. Diğerleri aynı kalırken başkarakterlerin yaşlandırılması bilinçli bir tercih mi, eğer öyleyse bize ne anlatmak istemişler bilemiyorum.
Teknikteki bu aksaklığı ise müzikler ve ses tasarımı fazlasıyla telafi ediyor. Jenerikteki o pembe dizi estetiğiyle harmanlanmış ezgiler, bölümler ilerledikçe yerini daha derin, daha ağıtvari tınılara bırakıyor. Büyülü gerçekçilik sahnelerindeki o uçucu sesler ile yer yer karşımıza çıkan o boğucu sessizlik ya da yalnızca doğa sesleri arasındaki kontrast, dizinin duygusal haritasını başarıyla çiziyor.
Sonuç olarak 2026 yapımı Ruhlar Evi, 1993’ün o “steril” ve “beyaz” trajedisini unutturmaya kararlı görünüyor. Isabel Allende’nin bizzat dümende olması, eserin ruhuna sadık kalınmasını sağlarken dizi formatının verdiği süre avantajı da Şili’nin kanlı tarihini ve kadınların sessiz çığlığını daha görünür kılıyor. 13 Mayıs’ta yayınlanacak final bölümleriyle taşlar yerine oturacak olsa da şimdiye kadar gördüklerimiz bize şunu kanıtlıyor: Tarih kendini her ne kadar tekrar etse de biz hatırlamaya ve adaleti aramaya devam edeceğiz.
