Episode Dergi olarak Şubat 2026 sayımızda Tanem Sivar’ın Love in the Afternoon üzerinden insanı derinden etkileyen filmlere dair düşüncelerine yer veriyoruz.
Love in the Afternoon’u hâlâ bu kadar özel yapan şey belki de bu: İzledikten sonra akılda kalan bir replikten çok, içte kalan bir his var. Üniversiteden sonra birçok kez izledim ve yepyeni hisler yaşadım. Yaşım ve yaşadıklarım değiştikçe film sanki benimle küçüldü ve büyüdü.”
Çok kişinin aksine ben her büyük filmin bir manifesto taşımak, dünyayı açıklamak ya da ağırlık ve ciddiyetle kendi önemini ilan etmek zorunda olmadığını düşünüyorum. Bazı filmler çok basit bir tonda ilerler ama etkileri çok derindir. Ne yaşadığına, nasıl ve neden yaşadığına veya asla yaşamamış olmana bağlı olarak ufacık bir söz veya bir sahne müthiş etkileyici olabilir.
Love in the Afternoon’u ilk kez üniversitedeyken izlemiştim sanırım. Muhtemelen ders çıkışı, kafası biraz dolu, kalbi açık bir halde. O zamanlar tam olarak neye dokunduğunu anlayamamıştım cünkü klasik bir aşk filmiydi ama film, içimde bir yere oturmuştu. Yıllar sonra tekrar izleyince anladım ki bu film aşkı anlatmıyor; aşkın insanın üstünde bıraktığı o ifade edilmesi zor etkiyi anlatıyor. Sanki biraz insanların yetişkinliğe dayanabilmek için kendilerine anlattıkları ve inandıkları masallar gibi.

Burada büyük laflar edilmiyor. Muhteşem bir Paris fonu var ama kartpostal gibi değil; daha çok karakterlere ve hislerine eşlik eden bir şehir gibi. Genç, meraklı, biraz hayalperest Ariane ile her genç kızın uzak durması gereken Frank’in yolu kesişiyor. Hikâye çok basit gibi duruyor, sonu çok belli gibi ama karşı koyamıyorsun heyecanına, o tanıdık gelen hayranlığa, aşka…
Audrey Hepburn’ü izlerken şunu hissediyorsun: Masumiyet, saf olmak demek değil. Zeki, sezgisel ve son derece güçlü, esprili bir hal. Gary Cooper ise tam tersi bir yerden geliyor; çok görmüş, çok yaşamış, biraz da kalbini kapatmış. Film tam bu iki halin arasında duruyor. Ne saçma bir romantizm ve pembe bir pamuk şekeri, ne de “hayat çok acımasız” diyen dramatik, yorucu bir gerçekçilik.
Aşkın saf ve hayranlıkla harmanlanan iyileştirici gücü de tam burada devreye giriyor. Kim kimi kurtarıyor belli değil ama ikisi de değişiyor.
Paris sokakları, müzikler, sessizlikler… Hepsi yerli yerinde. Film bağırmıyor, acele etmiyor. “Öğleden sonra” muhteşem. Aşk için her zaman doğru bir saat var. Geç değil, erken değil. Sadece geldiği an doğru.
Love in the Afternoon’u hâlâ bu kadar özel yapan şey belki de bu: İzledikten sonra akılda kalan bir replikten çok, içte kalan bir his var. Üniversiteden sonra birçok kez izledim ve yepyeni hisler yaşadım. Yaşım ve yaşadıklarım değiştikçe film sanki benimle küçüldü ve büyüdü.
Aşk bazen onunla ilgili kurduğun hayaller ya da sonunda ne olacağı değildir; asıl mesele, o süreçte sana yaşattıklarıdır. O beklenmedik heyecan, kalbin bir an durup sonra hızlanması, insanın fark etmeden değişmesi… Büyük laflara, yüksek sesle söylenen “seni seviyorum”lara her zaman ihtiyaç yoktur. Bazen bir bakış, küçük bir espri, masum bir oyun ya da yarım kalan bir cümle çok daha fazlasını anlatır. Love in the Afternoon’da beni en çok etkileyen de bu: Aşkın bağırmadan da derinden hissedilebildiğini bilmek.
