Su Karacan, Prime Video‘da yayınlanan Elle‘in başarısını irdeliyor.
Lexi Minetree ve Tom Everett Scott ile konuştuk.
2000’li yılların ikonik filmleri, yalnızca dönemin popüler kültürünü temsil etmekle kalmadı; aynı zamanda kuşakların hafızasında kendine kalıcı bir yer edindi. Aradan geçen yıllara rağmen hala izlenmeye, konuşulmaya ve yeni nesiller tarafından keşfedilmeye devam etmeleri de bunun en büyük göstergesi. Ancak bu ilginin zamanla büyük bir nostalji ekonomisine dönüştüğünü göz ardı etmemek gerekiyor.
Geçmişe duyulan özlem, bugün sinema ve dizi endüstrisinin en güçlü pazarlama araçlarından biri haline gelmiş durumda. Bir zamanlar gündelik ve doğal görünen, hatta bugün yeniden yapılsa muhtemelen “cringe” olarak nitelendirilecek pek çok yapım; ait olduğu dönemin samimiyetini, masumiyetini ve kendine özgü ruhunu taşıdığı için bugün “kült” olarak anılıyor. Değerlerini yalnızca hikayelerinden değil, temsil ettikleri zamandan alıyorlar.
Elbette bunda yanlış olan bir şey yok. Ben de o filmlerle büyüyen bir kuşağın parçasıyım ve hala aynı heyecanla dönüp izleyebiliyorum. Fakat mesele remake’lere ya da yıllar sonra gelen devam filmlerine geldiğinde tablo değişiyor. İlk duyurulduklarında büyük bir heyecan yaratsalar da çoğu zaman geriye, nostaljinin güvenli alanına sığınan fakat anlatacak yeni bir sözü olmayan yapımlar kalıyor. Geçmişin duygusunu yeniden üretmeye çalışırken, onu değerli kılan bağlamı ve ruhu gözden kaçırıyorlar.

Yine de bu önyargıyı boşa çıkaran yapımların varlığını da teslim etmek gerekiyor. Son dönemin en başarılı örneklerinden biri olan Elle, bunu büyük ölçüde sağlam bir hikaye temeline borçlu. Teknik olarak bir devam dizisi değil; aksine bizi karakterin geçmişine götüren bir ön hikaye. Elle’in lise yıllarına ve gençliğine odaklanan dizi, ilk sezonuyla yalnızca nostalji duygusuna yaslanmak yerine kendi anlatısını inşa etmeyi başarıyor. Böylece izleyiciye tanıdık bir evrene geri dönme hissi sunarken, aynı zamanda anlatacak yeni bir hikayesi olduğunu da kanıtlıyor.
Elle, yalnızca hikayesiyle değil, benimsediği görsel estetikle de 90’ların ruhunu başarıyla yakalıyor. Dönemin moda anlayışını, renk paletini ve lise atmosferini yüzeysel bir nostalji unsuru olarak kullanmak yerine, anlatının doğal bir parçasına dönüştürüyor. Asi gençlik kültürü ile seçkin ve ayrıcalıklı dünyanın çatışmasını merkeze alan dizi, bu karşıtlık üzerinden samimi bir büyüme hikayesi anlatıyor.
Merkezinde ise kendine bir yer edinmeye çalışan, görülmek ve değer görmek isteyen; ancak kim olduğunu, neye dönüşmek istediğini henüz tam anlamıyla keşfedememiş gençler var. Elle, karakterlerini kusursuz kahramanlara dönüştürmek yerine, yaptıkları hatalarla, verdikleri yanlış kararlarla ve bu kararların sonuçlarıyla yüzleşmelerine alan açıyor. Belki de diziyi güçlü kılan en önemli unsur da tam olarak bu: Gençliği idealize etmek yerine, onun karmaşasını ve kırılganlığını dürüstçe anlatabilmesi.
Elbette bir gençlik dizisinin vazgeçilmez dinamiklerinden biri olan romantizm de hikayenin önemli yapı taşlarından biri. Elle, bunu yalnızca romantik gerilim yaratmak için değil, karakterin kendini keşfetme yolculuğunu destekleyen bir unsur olarak kullanıyor. Elle’in, okulun popüler ama bir o kadar da iyi kalpli öğrencisi Miles ile en yakın arkadaşlarından biri olan asi ruhlu Dean arasında kalması, izleyiciyi ister istemez klasik bir “team” tartışmasının içine çekiyor. Ancak bu aşk üçgeni, yalnızca taraf seçtiren bir anlatı olmaktan öte, Elle’in büyüme sürecini ve duygusal gelgitlerini görünür kılan önemli bir araç haline geliyor, aynı zamanda Elle’in ne kadar iyi niyetli olursa olsun onun da hatalar yapabildiğinin göstergesi.
Diziyle ilgili en keyifli sürprizlerden biri ise, ilk bakışta klasik bir romantik komedi gençlik dizisi izliyormuş hissi verirken zamanla güçlü bir gizem anlatısına dönüşmesi. Üstelik bunu yaparken ‘’Legally Blonde’’ yaptığı ince göndermelerle karakterin kökenlerini de ustalıkla besliyor. Çünkü Elle, bize baş karakterin yalnızca modaya düşkün, enerjik ve sosyal biri olmadığını; aynı zamanda ayrıntıları fark eden, küçük ipuçlarını bir araya getirebilen ve adalet duygusu güçlü bir kadın olduğunu hatırlatıyor. Yıllar sonra hukuk alanında göstereceği başarının temelleri de aslında daha lise yıllarında, olaylara yaklaşım biçiminde ve doğru olanı savunma konusundaki kararlılığında atılıyor.
Elle, şimdiden Amazon Prime Video’nun son yıllardaki en başarılı orijinal yapımlarından biri olmayı başardı ve bunu yalnızca Bu Nasıl Sarışın? markasının popülerliğine yaslanarak değil, kendi kimliğini oluşturabilen güçlü anlatısıyla hak etti. Nostaljiyi bir pazarlama aracından çok hikayesini besleyen bir unsur olarak kullanması, onu benzer yapımlardan ayıran en önemli özelliklerden biri. İlk sezonun bıraktığı yer düşünüldüğünde ise, ikinci sezon beklentisi hiç olmadığı kadar yüksek. Şimdi geriye kalan tek şey, Elle Woods’un hikayesinin bizi bir kez daha aynı özen ve samimiyetle şaşırtmasını beklemek…
