Gözleyenlerden Harekete Geçenlere: Watchmen’in Yeni Nesli

 Gözleyenlerden Harekete Geçenlere: Watchmen’in Yeni Nesli

Edebi eserler mutlaka şu iki temadan birine sahiptir: Ya bir insan yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir. Sıklıkla Tolstoy’a atfedildiğini görsek de aslında bu söz, yazar ve eleştirmen John Gardner’a ait. Ders notlarının derlendiği Kurgu Sanatı kitabında iyi bir hikâye yazmanın inceliklerini açıklar ve öğrencilerine yazma egzersizlerinde bu iki başlangıçtan birini kullanmalarını salık verir.

Alan Moore’un 1985 tarihli aynı isimli çizgi romanıyla yarattığı evrenin 2019’daki halini aktaran Watchmen ise bir tercih yapmadan iki anlatımı birden benimsiyor. Dokuz bölüm süren, kısa ama oldukça doyurucu sezon boyunca hem bilinmeyen sularda bir yolculuğa çıkıyor, hem de yeni tanıştığımız yabancıların hayatımızı geri dönülmez şekilde dönüştürmesine tanıklık ediyoruz. Yol arkadaşlarımıza geçmeden küçük bir uyarı: Sezonu bir bütün olarak ele alacağımız için yazının geri kalanı spoiler içeriyor.

Çizgi romana aşina olmayanlar için önce kısa bir özet

Bir zamanlar kahraman olarak kabul edilen kostümlü grubun Vietnam Savaşı’ndan şehir isyanlarına pek çok olaydaki şiddet dolu eylemleri nedeniyle intikamcı olarak adlandırıldığı alternatif 20. yüzyıl, dizinin de tartışılmaz geçmişi.

Çizgi romanda Ozymandias namlı mucit-milyarder Adrian Veidt, 3 milyon insanın ölümüne yol açacağını bile bile New York City’nin göbeğine kendi yarattığı devasa bir mürekkep balığını kondurarak süper güç devletlerin nükleer yarışını bırakıp ortak “uzaylı” düşmana karşı birleştirmeyi hedefliyordu. Eski yol arkadaşlarından Rorschach, başka bir mucit Nite Owl ve yeryüzünde bir tanrı olan Doctor Manhattan ile onun tek insani yanı olan sevgilisi Silk Spectre onu durdurmaya niyetlenseler de oldukça geç kalmışlardı. Veidt muzaffer olduktan sonra Rorschach bu komployu duyurmaya niyetlendiği için Doctor Manhattan tarafından öldürülmüş ve ardından Manhattan dünyayı terk etmişti.

Lost ünüyle tanıdığımız Damon Lindelof’un yaratıcısı ve başyazarı olduğu Watchmen tam anlamıyla bir uyarlama değil; bu mirası peşin kabul edip üzerine tek tek tuğlalar dizerek yepyeni bir muazzam yapı oluşturuyor.

Bu sefer Oklahoma eyaletinin en büyük şehirlerinden Tulsa’dayız. Veidt’ın planı işlemiş ve daha liberal aday olan Robert Redford (evet, o Redford) ABD başkanı olmuş; üstelik o zamandan beri görevde. Rorchach’ın tüm olan biteni anlattığı günlüğüne ulaşmış ve onu kendi maskelerinde yaşatan Seventh Kavalry isimli bir beyaz üstünlükçü grup, azınlıklara ve onları koruyan polise karşı kanlı bir savaş açmış. Bu savaşın en trajik anıysa “Beyaz Gece.”

2016 yılının Noel gününde Seventh Kavalry, 40 polise evinde saldırmış ve bu saldırıdan sağ kalıp görevine devam eden yalnızca iki kişi var: Şerif Judd Crawford ve Dedektif Angela Abar. Bu olayın dönüştürücü etkisiyse polisin artık mesleğini kimseye açıklamama, çalışırken maske takma hatta kostüm giyme gibi haklar kazanması.

Dizinin esas temasının nesilden nesle aktarılan travma olduğu düşünüldüğünde böylesi bir mirası devralmak meta anlamda oldukça yerinde. Bizden önce gelenlerin, ailemizin yaşadığı şeyler onların davranışları ve yaşadığımız ortamda yansımaya devam ettikçe yıllar sonra bile bizim hayatımızı etkilemeye devam eder.

Watchmen’in 2019 yılındaki derdi de görüldüğü gibi bu teorinin oldukça net ve kronik bir örneği olan ırk ayrımcılığı. Çizgi romanın dünya halkları için en önemli kriz olarak konumlandırdığı nükleer tehdit ortadan kalkınca cesur yeni dünyanın, en azından kahramanlarımızın yaşadığı ABD’nin başat sorunu bu ancak kimlik siyaseti diyerek geçiştirmeden önce ırkçılığın eyleme geçmiş halinin ne kadar derin toplumsal sorunlara yol açabileceği, dizinin daha ilk bölümünde gözler önüne seriliyor.

İlk bölümün ilk sahnesi, esasen canlandırma içi canlandırma gibi: Küçük bir çocuk, genç bir kadının çaldığı piyano ezgileri eşliğinde boş sinema salonunda belli ki ezbere bildiği bir film izliyor. Bu film, ABD’de köleliğin kaldırılmasından sonra eski ayrılıkçı eyaletlerdeki ilk siyah şerif olan Bass Reeves hakkında. Adının Will olduğunu öğrendiğimiz bu küçük çocuğu, ailesi bir yere kadar oyalayabiliyor ve sonunda dışarı çıkmak zorunda kalıyorlar. Dışarıdaysa durum çok vahim: Beyaz kostümlü ve kukuletalı adamlar, siyahları evlerden, dükkânlardan zorla çıkarıp kaçmaya çalışanlarla beraber hepsini birer birer vuruyor. Will’in babası onu, eline “Bu çocuğa göz kulak olun” yazılı bir not tutuşturup bir sandığa saklıyor ama sandığı taşıyan araba uzaklaşmak üzereyken binada bir patlama oluyor. Will gece olup uyandığında kendisi gibi çimenlik araziye düşmüş bir bebek dışında etraftaki herkesin öldüğünü fark ediyor.

1921 yılında Tulsa’da gerçekleşen bu katliam, ABD tarihindeki en ciddi ırk temelli şiddet olaylarından biri olarak görülür. Hava saldırısı bile düzenlenen bu olayda Ku Klux Klan o dönem ABD’nin en varlıklı siyahi nüfusunun yaşadığı Siyah Wall Street’e saldırıp 100-300 insanı öldürmüştür. Kızıl Haç’a göre 1.200’den fazla ev yakılmış, 190 dükkân yerle bir edilmiş ve çoğu siyah olan yaklaşık 10.000 kişi evsiz bırakılmıştır. Olay sırasındaki toplam mali zararın günümüzdeki değerinin 32 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Özetle bu ırkçı saldırının sosyoekonomik yapı üzerinde çok ciddi bir etkisi var: Kölelikten kurtulup kendine bir hayat kurabilmiş en büyük siyahi topluluk hem malından hem de canından ediliyor.

Dizide görüyoruz ki Redford, Tulsa katliamı da dahil olmak üzere 50 beyaz üstünlükçü saldırıdan etkilenenlere tazminat hakkı (alaycı ismiyle “Redfordation”) sunmuş. Ne de olsa geçmişle yüzleşmeye bir noktadan başlamak gerek ve yüzleşme yalnızca resmi bir özür değil, aynı zamanda zarar görenlere telafi sunulduğunda anlamlı olur.

Dizinin başkarakteri Angela Abar da bu haktan yararlanarak kendine küçük bir pastane açmış. Oğlunun sınıfında mesleğini anlatırken yumurtaları özenle kırmasını izlediğimiz Angela’ya beyaz çocuklardan biri ani bir soru yöneltiyor: O dükkânı “Redfordation” ile mi açmış? Yumurta sarıları, sol üst köşesindeki küçük kan damlasına dek Watchmen’in ikonik gülen surat rozetine dönüşürken Angela’nın sinirlenmesini ama yine de başarılı bir şekilde kendisine hâkim olmasını izliyoruz.

Angela’nın biriken öfkesini boşaltabildiği alan, paravan pastanesini bunun için üs haline getirdiği maskeli personası Sister Night. Kendince haklı ve gerekli bir görevi olsa da, polisle birlikte çalışsa da hiç süper kahraman gibi düşünmeyin. Bir tekmeyle girdiği evdeki şüphelileri yaka paça toplayıp sorgularından sonra bir güzel kendisi dövüyor. Son bölümde Veidt’ın da söyleyeceği gibi, maskeler insanı zalim yapar.

Orijinal hikâyeden Silk Spectre olarak tanıdığımız ama artık bir FBI ajanı olan Laurie Blake, maskenin travmayı saklamanın bir yolu olduğu kanısında. Hem güney eyaletinde yaşayan bir siyah hem de Beyaz Gece’den sağ kalan bir eski polis olarak Angela fazlasıyla öfkeli ve bir o kadar da yaralı.

Angela özelinde maskelere dair bu iki savın da doğru olduğunu söyleyebiliriz. 2019’da artık asırlık bir çınar olan Will ise Laurie’ye yakın bir noktada durup şu yorumu ekliyor: “Maske yaraları kapatır ama yaraların iyileşmesi için hava alması gerekir.” Nasıl ki faillerin eylemleriyle yüzleşmesi lazımsa bu eylemlerden etkilenenler de travmaları gömmek yerine artık canlarını acıtmayacak bir yara izine dönüşmesini için bilinçli bir şekilde üzerinde çalışmalıdır. Finalde gördüğümüz de tam olarak bu. Angela’dan diğer maskeli intikamcılara ve polislere dek artık kimsenin maskesi yok.

Hoş, “kahramanın yolculuğuna” çıkan Angela’nın artık buna ihtiyacı da yok. Yakın dostu Crawford’ı kaybetti, derken onun terörist grup Seventh Kavalry yöneticilerinden olduğunu öğrendiğinde dünyası altüst oldu ve dedesi Will’in Nostalgia haplarını tek seferde yutup ölümden bilgeleşerek döndü. Ama onu bu klasik anlatıdan farklı kılan başka bir boyut var.

Yazar Mary Morris, Gardner’ın iki ana temasına bir üçüncü ekler: “Kadınlar uzun yıllar boyunca bu yolculuktan mahrum bırakıldığından elimizde yalnızca tek bir seçenek vardı: Yabancıyı beklemek. […] Kendilerinin dışında gezinme özgürlüğünden mahrum kadınlar hep içlerine, duygularına dönmüştür.”

Çizgi romanda Dr. Manhattan’ın savaşa müdahalesiyle ABD’nin 51. eyaleti olduğunu okuduğumuz Vietnam’da Angela, küçük bir kızken kaybettiği anne babasının ölüm yıldönümünde barda bir yabancıyla tanışıyor; daha doğrusu, yabancı doğrudan gelip onu buluyor. Doctor Manhattan’ın ta kendisi olan bu yabancı, Angela’ya uzun yıllar süren bir ilişkileri olacağını ama bunun trajediyle sonlanacağını söylüyor. Böylesi bir kehanet, Angela’yı durduracak değil ya, bu uğurda Manhattan’ı bile Veidt’ın icadı küçük bir cihaz yardımıyla fani bir insana dönüştürüyor. Ama ne kadar savaşırsa savaşsın, Doctor Manhattan’ın kehaneti seneler sonra ölümle gerçek oluyor. Bu kadar şeyden sonra Angela size yine de vazgeçecek biri gibi geliyor mu?

Will’in Doctor Manhattan hakkında dediği gibi: “O kadar güçlü biri olarak daha fazlasını yapabilirdi.” Angela’nın daha kendine dair keşfedecek, yapacak çok şeyi var.

*Deniz Turgay’ın yazısı Episode derginin 18. sayısında yayımlanmıştır.

Benzer İçerikler