Levent Cantek & Volkan Sümbül, ‘Yeşilçam’ı Anlatıyor

     Levent Cantek & Volkan Sümbül, ‘Yeşilçam’ı Anlatıyor

    Levent Cantek ve Volkan Sümbül ile bu Yeşilçam söyleşimiz, Episode’un 26. sayısında yayımlanmıştır.

    BluTV özel yapımı Yeşilçam, bu yılın dikkat çeken yapımlarındandı. Biz de Episode’un 26. sayısında Yeşilçam ekibiyle söyleşmiştik. Bu söyleşilerden senaristler Levent Cantek ve Volkan Sümbül ile olanı paylaşıyoruz.

    Yeşilçam hem sinemadaki Yeşilçam dönemini hem de 60’larda ülkemizin gündemini anlatıyor. Nasıl bir yazım süreci geçirdiniz? Fikrin ortaya çıkışından 2. sezon bölümlerinin tamamlanmasına kadar geçen günlerde neler yaşadınız yazarken?

    Levent Cantek: BluTV’ye daha önce bir polisiye yazmıştım, birlikte çalışmaya devam etmek istedik, önerilerde bulundum. Platformun ihtiyacına uygun hikâyeler konuştuk. Yeşilçam’ın parladığı yıllarda yaşayan bir prodüktör fikri hoşlarına gitti. O toplantıdan sonra Volkan ile konuştum, aklımdan geçenleri anlattım. Volkan ile daha önce iki ayrı dizi çalışması yapmıştık. Hatta Ankara’ya geldi, uzun uzun sohbet ettik. Kırk gün sonra ilk bölümü yazmıştık, beğendiler. Yani fikrin ilk konuşulduğu andan iki ay sonra çalışmaya başladık. Yazmaya başladıktan bir yıl sonra da iki sezonu bitirdik. Daha erken bitebilirdi, arada babam hastalandı ve vefat etti, pandemi başladı, annem COVID oldu, ondan bana bulaştı, zor bir dönemimdi. Senaryo yazarken zor zamanlar geçiriyorsunuz, ağır bir iş, birbirinizden dahi bıkıyorsunuz, dönem de kötüydü. Haftanın bazen her günü konuşarak çalıştık. Ben en iyi işim olacak diye başladım, Volkan da aynı histedir, ileride severek hatırlayacağız bence… Özel bir işti. 

    Volkan Sümbül: Farklı bir yazım tecrübesi oldu. Tek bir kare görmeden yirmi bölüm yazdık. İlk sezonu, zamanı biraz da cömertçe kullanarak tamamladık. Çekimler başlamadığı için 6. bölümü yazarken 2. bölüme geri dönüp ek yapabiliyor ya da bazı şeyleri değiştirebiliyorduk. Büyük bir özgürlük bu. Dezavantajı ise hiçbir şey görmemiş olmamız. Çekim şartlarından bağımsız bir metin yazıyoruz. Mekânları bilmiyoruz. Oyuncu performanslarını görmüyoruz. Haftalık düzende olan müdahale şansımız burada yoktu. İkinci sezon yazımı ise daha farklıydı. Pandemi başladı. Levent abi yaşadıklarından bahsetmiş. Zor zamanlardı. Fakat neticede ona katılıyorum, benim de yazdığım en iyi işti. 

    Yeşilçam’da dönemin siyasi gündemine de yer veriliyor doğal olarak. Sansür kurulu, Kıbrıs meselesi, Rumların yaşadığı korkular, komünistlere ve sola uygulanan baskı… İlk bölümlerde yan öyküler olarak yer alan bu meseleler ilerleyen bölümlerde daha ağırlık kazanacak mı? Bir yandan da 1964-65 itibarıyla solun güç kazandığı, gençlik hareketlerinin oluşmaya başladığı evreler var tarihimizde, bunlar ne kadar yer alacak hikâyede?

    L.C: Sosyal ve siyasi tarihe değiniyoruz, bir dönemi zihniyetiyle anlatmaya çalışıyoruz ama asıl olarak Semih Ateş’in hikâyesini anlatıyoruz. Semih, geçmişiyle yüzleşiyor, o yüzleşme nereye varıyor, nasıl biri ve kime-neye benzetilebilir, seyredenler karar verecekler. İkinci sezonda bir beş yıl sonrasına gidiyoruz. 

    Dizide, tarihteki gerçek olayları ve tartışmaları gördüğümüz gibi gerçek kişileri de görüyoruz. Atıf Yılmaz, Ertem Eğilmez, Ayhan Işık gibi… Bu da izleyiciler olarak hikâyeyi daha gerçekçi bulmamızı sağlıyor. Senaryoyu yazarken gerçek isimlerin size katkısı, açtıkları alanlar neler oldu? Ve başka hangi isimleri göreceğiz önümüzdeki bölümlerde?

    L.C: O isimleri gerçeklik vehmini artırmak adına kullandık, biri hariç hiçbiri hikâyemizde o denli etkili değiller. Gerçek kişilikleri kullanabilmek sanıldığı kadar kolay değil, mirasçılarından izin almak zorundasınız. Aileler büyük hassasiyet gösteriyorlar. Yılmaz Güney için Fatoş Hanım senaryoyu okumuş ve kabul etmiş, senaryomuz için o önemliydi… 

    V.S: Gerçek kişiyi, bırakın ekranda temsil etmeyi, ismini geçirmek için bile izinler alınıyor. Pratik olarak zorlayıcı sürecin yanında bizim için de çok kısıtlayıcı bir şey bu. 

    Turgut karakterinde Vedat Türkali’den esinlenme var sanırım. Komünist olduğu için tutuklanan, cezaevinden çıktıktan sonra mahlas ile film senaryoları yazan başarılı bir yazar. Turgut, bir yandan da tüm yapımcıların ve olayların ortasında da kalıyor. Neler söylersiniz Turgut karakteriyle ilgili

    L.C: Yazdığımız senaryoda pek çok karakter, dikkatle bakılırsa birilerinden izler taşıyor. Bir başlangıç noktası ve imalar olabilir ama bu işlerde varılan yer de mühim…Vedat Türkali sevdiğimiz bir yazar, Yeşilçam’la ilgili yazdıkları, yapıp ettikleri… Senaryomuzla hısım akraba… Biz öyle hissediyoruz.

    V.S: Turgut, Yeşilçam’ın dışından biri, Yeşilçam’a dahil oluyor. Buraların yabancısı aslında. Semih’in çektiği numaralar, ayak oyunları onun bildiği mücadele tarzından çok farklı. Saflığı ve meydan okuyuşuyla yazmaktan memnun olduğum bir karakter Turgut. Vedat Türkali’ye olan sevgimiz dışında o döneme ve öncesine baktığımızda birçok bildiğimiz yazar, politik olarak sakıncalı bulunduğu için başka isimlerle senaryolar yazıyorlar.

    Levent Cantek

    Yeşilçam’ı yazarken yeniden çok sayıda yerli film seyrettim, hatırladım; enerjileri, çalışkanlıkları, her ne olursa devam etme gayretleri hoşuma gidiyor.”

    Yeşilçam filmlerinde Ermenilerin, Rumların çok önemli bir yeri var, hem kamera arkasında hem de kamera önünde. Bir dönem milliyetçi hezeyanlar nedeniyle jenerikte isimleri de değiştiriliyor, bazılarının isimlerine yer verilmiyor diye biliyorum. Neler söyleyebilirsiniz bununla ilgili?

    L.C: Ben çocukken yazları birlikte çalıştığım bir Mıstık Abi vardı, ilkokul mezunuydu ama kimse onun az okuduğunu düşünmezdi, bir sinema kuşuydu, bir defteri vardı, her gittiği filmi ona yazardı. Çok çok ilginç biriydi. Sahiden sakin ve hoşgörülüydü, yanında rahat ederdiniz, ailesiyle filan kıyaslandığında bambaşka birisiydi. Ben sinemanın onu dönüştürdüğüne inanırım. Sinemayı, diyelim Hollywood’u, nasıl eleştirirsek eleştirelim bizatihi Amerika ve dünya siyaseti karşısında liberterdir. Dünyanın her kültüründe, her devletin tarihinde horgörü var, genel olarak geçmişteki hatalarıyla yüzleşen toplumlar daha yaşanabilir ülkelere kaynaklık ediyorlar. Yeşilçam ile ilgili konuşurken kimi seyirciler bize dediler ki, Rumların hiç mi suçu yok? Hep şu örneği hatırlatıyorum, 1963 ve 64’te Rumların kunduracı olmaları neden yasaklandı, yahu adam ayakkabı tamircisi, sana ne zarar verebilir? Kosta diye bir arkadaşım var, babası öldüğünde insanlar Hızır Abi diye gelmişler, ismini değiştirmek zorunda kalmış çünkü… Naim Süleymanoğlu’na yapılan kötü ise e, bu da kötü… Mesele iyi insan ve iyi devlet olmak ise ikisinin de temelinde empati var. Eziyet etmek, intikamcı olmak kolay. Semih Ateş ne yapıyor, bir baksınlar, dediğim de bu…

    V.S: İsimleri jeneriklerde sakıncalı bulunanların sonra varlıkları sakıncalı bulundu ve buradan yollandılar. Sadece Yeşilçam’dan kişiler değil. Levent abinin bahsettiği gibi, kunduracı da, terzi de… İstanbul’u İstanbul yapan, buranın bir parçası olan birçok insan burayı terk etti, terk etmeye zorlandı. Onlar bizim zenginliğimizdi gibi sözler de ötekeleştirme yaratıyor. Şöyle diyeyim, bugün bir çoraklıktan bahsediyorsak cevabını o günlerde aramalıyız.

    Dönem işinde belki en kritik konulardan biri de diyalogların yazımı meselesidir. Karakterler dönemin yaygın biçimiyle mi konuşacak yoksa günümüz konuşma biçimiyle mi sorusuna, senaristler projenin en başında genelde karar verir ve bir tercih yapar. Yeşilçam’da nasıl bir seçim ve denge gözettiniz bu konuda?

    L.C: Buna izleyenler karar vermeli, biz ne desek boş. Zanaat olarak bakarsak dönemin esprisi ve dilini kullanmadan yazarsanız eksik kalırsınız, diğer yandan Yeşilçam çok seyredilmesi istenen ve mainstream kalıplarını kullanan bir anlatı… Alıp götürmeniz gerekiyor, bir denge tutturmak lazım demek istiyorum. 

    V.S: Bu işin iki ucu var. Biri, izleyicinin diyaloglar sebebiyle işi sıkıcı bulması, diğeri ise çok yeni görerek inandırıcı bulmaması. Bunun farkındaydık, karakterlerin konuşma tarzları üzerinden bir denge kurduk. 

    Yeşilçam filmlerinin hayatınızdaki anlamı, yansıması nedir?

    L.C: Ben sinemasever bir ailede büyüdüm ama Türk filmleri, komedi türü hariç pek seyredilmezdi, küçümsenirdi hatta. Bizimkiler hardcore Hollywood filmlerinin hastasıydı. Babam, 81 yaşındaki ölümünden bir ay evveline kadar günde en az iki film seyretmeyi sürdürdü. Ben hep senarist olmak istediğim için türler arasında gezindim, yerlici olmaya çalıştım, edebiyat, çizgi roman, akademi… 1960-79 arasını sinemanın altın çağı sayarım. Akad ve Arthur Penn galiba en sevdiğim yönetmenler… Yeşilçam’ı yazarken yeniden çok sayıda yerli film seyrettim, hatırladım; enerjileri, çalışkanlıkları, her ne olursa devam etme gayretleri hoşuma gidiyor. 

    V.S: Televizyonla birlikte etkisini sadece kendisini yaşayan değil, sonraki kuşaklara da yayabildi Yeşilçam. Ben de yaşım itibarıyla Yeşilçam filmlerini televizyondan izledim. Yeşilçam’ın nostaljik tınısı bana da uzak, güzel günleri hatırlatıyor. 

    Benzer İçerikler